http://masallar.parkecila.net/                            

 

                                           Çocuk masalları, oyunları ve sitesi için Aydede'yi tıklayın

                                                         

         çocuk ana sayfa                                                                                                                                            çocuk masalları

                                                                     

Andersen Masalları

Bezelye Prenses

Parmak Kız

Küçük Denizkızı

Kral Çıplak

Cesur Kurşun Asker

Yaban Kuğuları

Çirkin Ördek Yavrusu

Çam Ağacı

Karlar Kraliçesi

Çoban Kızı İle Baca Temizleyicisi

Kibritçi Kız

Bülbül

Uçan Sandık

Eski Ev

Cennet Bahçesi

Melek

Bataklıklar Kralının Kızı


Fareli Köyün Kavalcısı
 

İletişim

masallar@parkecila.net

 



                          CESUR KURŞUN ASKER

Bir zamanlar yirmi beş tane kurşun asker varmış; bunlar kardeşmiş, çünkü hepsi de aynı kurşun kaşıktan yapılmışlar. Kollarında tüfekleri, bakışları tam karşıya, düşmana dikili, öylece dururlarmış. kırmızı ve mavi renklerde şahane üniformaları varmış. içine kondukları kutunun kapağı açılıp dışarı çıkarıldıklarında, bu dünyada duydukları ilk söz: “Aaa, kurşun askerler!” sözü olmuş. Küçük bir oğlan çocuğu böyle derken, bir yandan da sevinçle el çırpıyormuş. Kurşun askerler çocuğun doğum günü hediyesiymiş. O da onları masanın üzerinde güzelce sıraya dizmiş. Askerlerin hepsi birbirinin kopyasıymış, sadece bir tanesi diğerlerinden biraz farklıymış: Onun tek bacağı varmış, çünkü o kalıba dökülürken kurşun yetmemiş; ama diğerleri iki bacakları üzerinde nasıl çakı gibi duruyorlarsa, o da tek bacağı üzerinde öyle duruyormuş ve işte tam da bu yüzden, diğerlerinden farklı ve özelmiş.
Askerlerin konduğu masanın üzerinde, başka birçok oyuncak daha duruyormuş; ama içlerinde en çok dikkat çekeni, kartondan yapılmış güzel bir saraymış. Küçük pencerelerinden bakıldığında, içerdeki salonlar görülebiliyormuş. Sarayın dışında, göl yerine geçen küçük bir ayna parçasının etrafında, çepeçevre küçük ağaçlar bulunuyormuş. Gölde mumdan yapılmış kuğular yüzüyor, görüntüleri aynaya yansıyormuş. Hepsi çok hoş, çok sevimliymiş, ama en güzelleri, sarayın açık kapısında duran minik genç kızmış. O da kartondan yapılmışmış, üzerinde ketenden yapılmış bir elbise, omuzlarında ince, küçük, mavi bir kurdele varmış. Kurdelenin tam ortasında da, neredeyse kızın yüzü büyüklüğünde, kocaman parlak bir yıldız... Küçük kız, kollarını zarif bir hareketle yukarı kaldırmış halde duruyormuş, çünkü o bir balerinmiş; bacaklarından birini ise öyle yükseğe kaldırmış ki, kurşun asker bu bacağı göremediği için, onu da kendisi gibi tek bacaklı sanmış. “Tam bana göre bir eş olurdu bu kız!” diye düşünmüş. “Ama sanırım benim için fazlasıyla asil, o sarayda yaşıyor, ben ise yirmi dört kişiyle beraber bir kutuda, bu ev ona göre değil! Ama yine de tanışmayı deneyeyim bir bakayım!” Sonra, masanın üzerinde duran bir enfiye kutusunun arkasına boylu boyunca uzanmış. Böylelikle, tek bacağının üzerinde dengesini kaybetmeden duran küçük kibar hanımefendiyi rahatça görebiliyormuş.
Akşam olunca bütün diğer askerler kutuya girip yatmışlar, ev halkı da uyumaya gitmiş. Derken müzikli oyuncak marşlar, balo melodileri çalmaya başlamış. Kurşun askerler kutuda takır tukur tepiniyorlarmış, onlar da dışarı çıkıp eğlenceye katılmak istiyor, ama kutunun kapağını bir türlü açamıyorlarmış. Ceviz kıracağı taklalar atıyor, tahta kalemi, yazı tahtasının üstünde neşeyle koşturuyormuş. Öyle bir şamata kopmuş ki, sonunda kanarya da uyanmış ve başlamış şarkılar, şiirler okumaya. Yerinden kımıldamayan yalnızca iki kişi varmış: Kurşun asker ile küçük balerin. Küçük hanım tek ayağının parmak ucu üzerinde, iki kolu havada dimdik duruyormuş; kurşun asker ise tek bacağının üzerinde, gözlerini bir an bile balerinden ayırmadan, yılmaksızın dikiliyormuş.
Derken saat on ikiyi vurmuş ve tam o anda enfiye kutusunun kapağı çat diye açılıvermiş. Kutunun içinde enfiye filan yokmuş, hayır, küçük, siyah bir cin varmış; o da harika bir oyuncakmış.
“Kurşun asker!” demiş cin. “Bakışlarına hâkim ol!”
Ama kurşun asker onu duymazdan gelmiş.
“Pekâlâ, yarın sabah görürsün sen!” demiş cin.
Sabah olunca evin çocukları kurşun askeri pencerenin önüne koymuşlar; artık sebep cin mi, yoksa cereyan yapan rüzgâr mı, bilinmez, ama pencere birden açılıvermiş ve kurşun asker üçüncü kattan, tepe üstü aşağı düşmüş. Korkunç bir düşüş olmuş bu; kurşun asker tek bacağı havada, süngüsü altta, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış halde, miğferinin üzerinde baş aşağı kalakalmış.
Hizmetçi kız ile küçük oğlan onu aramak için hemen aşağı koşmuşlar; ama neredeyse üzerine basacak kadar yakınına geldikleri halde, onu görememişler. Kurşun asker, “Buradayım!” diye bağırsaymış, onu mutlaka bulurlarmış, ama o üniforması üzerinde olduğu için, öyle bağırıp çağırmayı kendine yedirememiş.
Derken yağmur başlamış, damlalar birbirini izlemiş ve ardından müthiş bir sağanak bastırmış; yağmur dinince, iki sokak çocuğu oraya gelmiş.
“Bak, bak!” demiş çocuklardan biri. “Şurada bir kurşun asker var, gel onu alıp yelkenliyle yüzdürelim.”
Gazete kâğıdından bir kayık yapmışlar, kurşun askeri içine oturtmuşlar ve kayığı kaldırımın kenarındaki su oluğunda yüzmeye bırakmışlar. İki çocuk, yüzen kayığın yanı sıra koşup el çırpıyorlarmış. Aman Tanrım, su oluğunun içinde âdeta korkunç bir fırtına kopuyor, sular dev dalgalar gibi çalkalanıyormuş. Kâğıttan kayık batıp çıkıyor, ara sıra fırıldak gibi dönüyor, kurşun asker korkuyla ürperiyormuş. Ama buna rağmen dimdik duruyor, hiç renk vermeden dosdoğru ileri bakıyor, tüfeğini tutmaya devam ediyormuş.
Kayık birden kaldırım kenarındaki kapalı yağmur oluğunun altına sürüklenmiş ve ortalık tıpkı kutudaki gibi kapkaranlık olmuş.
“Nereye geldim ben böyle?” diye düşünmüş kurşun asker. “Evet, evet, bu o cinin işidir mutlaka! Ah, keşke o küçük hanım da kayıkta olsaydı, iki kat karanlık olsa da dert etmezdim o zaman!”
Tam o sırada, evi yağmur oluğunda olan, koca bir lağım faresi çıkmış ortaya.
“Pasaportun var mı bakalım!” demiş. “Çabuk göster pasaportunu!”
Ama kurşun asker hiç sesini çıkarmamış ve tüfeğini daha da sıkı kavramış. Kayık ilerledikçe, fare de peşinden geliyormuş. Dişlerini gıcırdatarak, “Hey!” diye seslenmiş tahta parçalarıyla saman çöplerine. “Yakalayın şunu, yakalayın! Gümrük vergisini ödemedi, pasaportunu göstermedi!”
Ama akıntı gittikçe şiddetlenmiş; kurşun asker oluğun bittiği yerden gelen gün ışığını görebiliyormuş, fakat bir yandan da, en cesur insanı bile korkutabilecek kadar güçlü bir su şırıltısı geliyormuş kulağına. Meğer su oluğunun bittiği yer, büyük bir kanala açılıyormuş… Düşünün bir: Bizim için büyük bir şelaleden aşağı yuvarlanmak ne kadar tehlikeliyse, kurşun asker için de bu kanal o kadar tehlikeliymiş.
Artık kurşun askerin durması neredeyse imkânsızmış. Kayık fırlamış, gitmiş, zavallı kurşun asker yine o dimdik duruşunu bozmamış. Öyle ki, hiç kimse arkasından, gözünü bile kırptığını söyleyemezmiş. Kayık, kendi etrafında üç-dört kere dönmüş, kenarlarından su almaya başlamış, artık battı batacakmış! Kurşun asker boğazına kadar sulara gömülmüş, kayık da battıkça batmış. Gazete kâğıdı dağılmaya başlamış… Derken sular kurşun askerin başının üzerinden aşmış, asker o anda, bir daha asla göremeyeceği o küçük, sevimli balerini düşünmüş ve kulaklarında bir kahramanlık şarkısı yankılanmaya başlamış:

“Ey sabah güneşi, sabah güneşi
Aydınlat bu genç yaşımda ölürken beni!”

Kâğıttan kayık paramparça olmuş, kurşun asker sularla birlikte aşağı yuvarlanmış ama tam o anda, kocaman bir balık kurşun askeri yutuvermiş.
Balığın karnı dışarısından daha da karanlıkmış; üstelik su oluğundan daha kötü ve daha darmış burası. Ama kurşun asker yılmamış, kolunda tüfeğiyle boylu boyunca uzanmış olduğu yere.
Balık oraya buraya yüzmüş, şiddetle çırpınmış, sonunda hareketsiz kalakalmış ve sanki bir ışık huzmesi geçmiş içinden. Ardından günışığı görünmüş ve birisi bağırmış: “Aa, kurşun asker!”
Meğer balık yakalanıp pazarda satılmış ve kurşun askerin evinin mutfağına getirilmiş. Hizmetçi kız da, kocaman bir bıçakla balığın karnını yarmış. Kurşun askeri balığın karnından çıkarıp salona getirmiş; onun balığın karnında dünyayı dolanıp geri gelmesi çok ilginç bir şey olduğundan, salonda herkes başına toplanmış. Ama kurşun asker yaşadıkları yüzünden hiç böbürlenmemiş. Onu masanın üzerine koymuşlar, orada öylece durmuş. Kurşun asker yine o evde, eskiden olduğu salondaymış. Masanın üzerinde yine o oyuncağı görmüş: Yani, küçük sevimli balerinin bulunduğu güzel sarayı… Balerin gene tek bacağının üzerinde dimdik duruyor, diğer bacağını havada tutuyormuş, o da çok dayanıklıymış. Onun bu hali kurşun askeri çok duygulandırmış, nerdeyse gözlerinden kurşun gözyaşları dökülecekmiş, ama kendini tutmuş. Kurşun asker balerine bakmış, balerin kurşun askere, ama birbirlerine hiçbir şey söylememişler.
Tam o sırada küçük oğlanlardan biri, durup dururken kurşun askeri yakaladığı gibi sobaya fırlatıvermiş… Bu mutlaka, yine o kutudaki cinin marifeti olmalıymış.
Kurşun asker parlak bir ışığın içinde kalmış ve sobadaki ateşten mi, yoksa içindeki büyük aşktan mı kaynaklandığı belli olmayan korkunç bir sıcaklık hissetmiş. Kurşun asker küçük balerine bakmış, küçük balerin kurşun askere. Kurşun asker eridiğini hissediyor ama kolunda tüfeğiyle dimdik durmayı sürdürüyormuş. Derken bir kapı açılmış, rüzgâr balerini kavramış, balerin bir peri gibi çini sobanın içine, kurşun askerin yanına uçup, alev almış ve yanıp kül olmuş. Kurşun asker de eriyip bir kurşun parçası haline gelmiş. Ertesi gün hizmetçi kız sobayı temizlerken, küllerin arasında, kurşundan küçük bir kalp halinde bulmuş onu. Küçük balerinden geriye ise yanıp kömürleşmiş bir yıldız kalmış...


 

 

İstediğiniz Kitaplara Ulaşabilmek İçin

İletişim

masallar@parkecila.net